Işığın ve Aydınlatmanın Hikâyesi

Ateşten meşaleye, mumdan elektriğe uzanan aydınlatma serüveni, insan yaşamını kökten değiştirdi. Bu yolculuğun izini birlikte sürüyoruz.

18 Kas 2025

Okunma

1#

MÖ 700’de bitkisel ve hayvansal katı yağların kullanıldığı ilk kandiller tarih arenasındaki yerini almıştır. Kandillerden çok daha sonra kullanılmaya başlanan mumların ilk olarak ne zaman çıktığı ile ilgili kesin bir tarih bulunmamaktadır ancak MS 1. yüzyılda farklı coğrafyalarda farklı materyallerden mum yapıldığı bilinmektedir. Fransızlar don yağı ve bitkisel gliserin yağlarından oluşan katı bir karışım kullanırken, Almanlar parafin ve gaz yağından mumlar yapmıştır. İngilizler ise balinadan elde edilen “İspermeçet” ile kokusuz ve daha parlak ışık saçan mumlar yapmayı başarmıştır. MS 2. yüzyılda ise maliyeti hayvansal yağlara oranla daha pahalı olan balmumundan yapılan mumlar aydınlatmanın temel kaynağı olmaya başlamıştır.

2#

18. yüzyılda sanayileşen ülkelerde petrol türevi yakıtlarla çalışan cam ve metal hazneli gaz lambaları ve kandiller yaygın olarak kullanılmıştır. Ancak yoğun kokunun verdiği rahatsızlık ve çıkan karbondioksitten kaynaklı nemli isin zamanla bacada birikerek ışık seviyesini azaltması, gazlı lambaların dezavantajları olmuştur. 19. yüzyılda ilk patentli mum yapımı makineleri ortaya çıkmış ve evler ışıklanmaya başlamıştır. Stearik asidin keşfi ve örgü fitillerin tasarımının daha da gelişmesiyle daha uzun ve yoğun yanabilen mumlar piyasaya sürülmüştür.

3#

Işık seviyesi ayarlanabilen ve uzun süre kullanım ömrü olan gaz lambalarının kullanımı artmış ve insanlar geceleri de yaşamaya ve çalışmaya başlamıştır. 1900’de Paris’te Uluslararası Aydınlatma Komisyonu (CIE) kurulmuş, ilk gaz kongresi de bu tarihte gerçekleşmiştir. Ülkemizde ilk kez 1856’da Dolmabahçe Sarayı’nın içine kurulan gazhane ile sarayın aydınlatılması sağlanmıştır. Saraydan elde edilen gazın fazlası Beyoğlu Bölgesi’nin aydınlatılması için kullanılmıştır.

4#

İngiliz Sir Humphry Davy, dinamoyla çalışan karbon filamanlı ark lambasının halka sunumunu 1809’da Londra’da gerçekleştirse de elektrikle çalışan lambalara geçiş için 1877’de icat edilen jeneratörlerin sahneye çıkması gerekmektedir. Binlerce patent başvurusu olan ve birçok önemli buluşa imza atan Thomas Alva Edison, elektrik filamanlı lambayı ilk icat eden kişi değil, ticarileşmesini sağlayan isim olması açısından önemlidir. Akkor lambada ışıyan madde olarak bambu, platin, karbon denenmiş ancak daha sonra dayanıklı olan tungstene geçilmiştir. İlk akkor lambalar içerisindeki filaman çalıştıkça hızla eskidiği için, en fazla 1 günlük çalışma ömrüne sahip olabilmiştir. Cam ampullerin vakumlanması ve kararlı gazların da eklenmesi ile performansları artmış, akkor lambaların ömrü 1 yıl uzamıştır. Günümüzde, o dönemden kalma hâlâ çalışır halde el yapımı akkor lambaları bulunmaktadır. Kaliforniya’daki bir itfaiye merkezinde bulunan 4 W’lık bir karbon lamba, tam yüz on yıldır kesintisiz olarak yanmaktadır.

5#

1900’lerde, halojen lambalar, gaz deşarjlı lambalar, enerji tasarruflu lambalar (kompakt floresanlar), fiber optikler, neonlar vb. birçok yenilikçi gelişme yaşanmıştır. 1937’de önemli buluşların tanıtıldığı New York Dünya Fuarı’nda ilk kez floresanlı lambaların ışığı dünyamızı aydınlatmış ve floresan lambalar 20. yüzyıla damgasını vurmuştur. Floresan lambalara kadar elektrikle çalışan aydınlatma dönemi henüz yaygınlaşmamıştır. Ancak floresan lambaların içeriğindeki 3-4 mg ağırlığındaki cıva çöpe atıldığında çevreye zarar vermektedir. Kullanımı hızla yaygınlaşsa da hem insan sağlığına hem de doğaya verdiği zarardan ötürü akkor lambaların kullanımı daha yaygın olmuştur.

6#

1925 ile 1985 yılları arasında yaşayan ve İkinci Yeni’nin öncülerinden olan Turgut Uyar kendi şiirindeki değişimi şöyle anlatmıştır: “Arz-ı Hal yayınlandığında yirmi yaşındaydım. Arabistan yayınlandığında ise otuz iki. Okuduklarım değişmişti, mekânım değişmişti. Türkiye’de yeni bir toplumsal-siyasal yapı oluşuyordu. Ben de bu yapı içindeydim. Değişmeler etkiliyordu ister istemez. Hazır bulduğumuz şiir belki yetmiyordu bu yeni oluşum içindeki insana. Yani bu değişim bir bakıma zoraki bir değişim değildi. Tam tersine kendini zorlayan bir eğilimdi. Yeni insana, daha doğrusu değişen insana yeni anlatım olanakları aramak çabasıydı.”

7#

İkinci Yeni Şiiri’nin yaşayan son şairlerinden Ülkü Tamer’i 2018 yılında kaybettiğimizde 81 yaşındaydı. Cemal Süreya’nın öncülük ettiği ve İkinci Yeni şiirlerinin en güzel arşiv kaynağı olacak Papirüs Dergisi’nin başlangıç hikâyesini şöyle anlatmıştı: “Papirüs’ü çıkaracağız, Cağaloğlu’nda küçücük bir handa ufacık bir oda tuttuk. Dergi 1500 liraya mal olacak, toplasanız ikimizde 50-60 lira ya var ya yok. Ne yapacağız diye düşünüyoruz. Yazılar hazır bekliyor, matbaaya verecek para yok. Evden küçük külüstür bir halı getirip sermişiz, bir tahta masa var ortada. Edip Cansever geldi bir gün sohbet ediyoruz. Bu halı iyi bir parça olabilir dedi, anlıyordu bu işten antikacı dükkânı vardı çünkü. Daha iyi anlayacak kişiyi çağırdı, o da, siz bu halıya basıyor musunuz deyip rulo yapıp götürdü. Sonra Kapalıçarşı’dan başka bir tanıdıkları gelip 2000 lira verdi bize. Derginin parası böylece çıktı.”

BENZER İÇERİKLER